Seviyor sevmiyor seviyor sevmiyor...

Çanakkale'de, kaldığımız otelin kafesinde Levent Kaptan ile oturuyorduk. Gökyüzünde iyice belirginleşmiş olan yıldızlara bakayım derken, kahvelerimiz geldi.  Ne güzel bir hava, ne güzel bir kahve kokusu, ne fincan!.. Sade kahvemi yudumlarken kendimi öyle rahat hissediyordum ki. Az sonra Levent Kaptanın fincanını kapatmış olduğunu gördüm; sanırım benden fal bakmamı isteyecekti. Yanılmamışım, fincanını bana doğru uzatırken "güzel şeyler çıkar inşallah" dedi. Yollar, kısmetler, göz  ve büyük bir gemi gördüm kaptanın falında. Garson kız masanın üzerinden fincanlarımızı alırken,
- Kahve içip kapatsam benim de falıma bakar mısınız? dedi. Bir an gözgöze geldik, on yedi onsekiz yaşlarında şirin bir kız.
Şaşırdım. Ne diyeceğimi bilemedim. Kaptana baktım, ben karışmam bakışıyla yanıt verdi. Zaten kolay kolay hayır diyebilen biri değilim;
- Bakarım ama sonra patronların kızmasınlar sana, başına bir şey gelmesin...
- Bu saatte kimse görmez, dedi. Saate baktım gece yarısına yaklaşıyordu.
- Tamam, dedim, sen kahveni iç gel, ben burdayım.


Aradan on-onbeş dakika geçti geçmedi, kız  kapattığı fincanı getirip önüme koydu. Meraklı gözlerle bakıyordu bana. Parmağımın ucuyla dokundum fincana,
- Daha soğumamış, dedim. Biraz daha bekleyelim.
Sabırsızdı. Parmaklarına baktım, yüzük yoktu, yüzük olsaydı kuşkusuz fincanın üzerine koyardı, çabuk soğusun diye. Çaresiz bekledi. Birkaç dakika sonra fincanı açtım.


Fincanın içindeki şekillere bakmadan, yalnızca içimden geçenleri söyledim,
- Kocaman bir kalp çıkmış dedim, sen sevdalısın, hem de karasevdalı.
Kızın güneş yanığı teni birden kızardı. Kahverengi gözlerinde suçüstü yakalanmış gibi bir anlam belirdi. Doğru noktadan yakaladığımı anladım. Fincanı bir kenara itip,
- Gerçekten aşık mısın dedim.
Hemen yanıt vermedi, sonra evet anlamında bir şeyler mırıldandı.
- Kim bu çocuk,onun da  sana ilgisi var mı?
- O da burda çalışıyor ama beni kabul etmez  dedi, farketmiyor bile beni.
- Gösterebilir misin diye sordum.
- Yan masaya servis yapıyor şimdi ama lütfen belli etmeden bakın, dedi.
Uzun boylu, geniş omuzlu, renkli gözlü, yakışıklı bir gençti. Bu konuyu kapatmak için,
- Seni fark etmesi, sevmesi için, özel bir çaba gösterme dedim. Zamana bırak, senin sevgini, samimiyetini anlamasını sağla. 
- Olur, dedi.


Sohbete devam ettik. Üç kardeş olduklarını, köyde yaşadıklarını, babalarının öldüğünü söyledi. Ablası nişanlıymış, küçük erkek kardeşi liseye gidiyormuş, kendisi bu sene üniversite sınavına girmiş, çok düşük bir puan almış. Aldığı puanın neredeyse "sıfır çekmek" anlamına geldiğini biliyordum ama yine de sordum aldığı puanın kazanması için yeterli  olup olmadığını. Yeterli değil  dedi.


Yazları iki ay otelde çalışıp kazandığı parayı ailesine gönderiyormuş. Geri kalan aylarda ne yaptıklarını sordum. Net bir yanıt vermedi. Deyim yerindeyse kem küm etti. Sanırım yardımlarla geçiniyorlardı.


Gece yarısını çoktan geçmişti. Odama doğru çıkarken,
- Hoşçakal Filiz, dedim.
- Teşekkür ederim Tolga Abi dedi, iyi geceler.


Ertesi akşam otelin internet odasına indim, karanlıktı. Görevliden ışıkları açmasını rica ettim. Görevli söyleniyordu ışıkları açarken, Filiz'in işi bu, her akşam buraya geliyor, ışıkları kapatıp  ağlayıp duruyor diye. İçimin burkulduğunu hissettim.



Otelden ayrılırken bir kez daha görüştük Filiz'le. Gözlerinde biraz hüzün, biraz umutsuzluk, biraz da kırılmışlık vardı.


 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !