Acartolga'nın Bir Günü

SABAH uyandığımda evden çıkmak için yalnızca yarım saat zamanım olduğunu farkettim. İlk işim çay suyu koymak oldu, kahvaltı yapmasam olmaz! Bu arada sakal tıraşı -haftanın ilk günü hem de- olmam gerekiyordu, malum kamu kurumunda çalışıyorum, sayın! amirlerim bu konuda oldukça duyarlı...  Yüzüme zarar vermeden hallediverdim tıraş işini, ne gıcık bir iş... Mutfağa yöneldim, çaydanlıktaki su kaynıyordu; kendime yeşil çay hazırladım ve alelacele kahvaltı yaptım, yine aynı hızla üzerimi giyindim ve dışarı çıktım...  Az sonra, hafta içi her gün beni iş yerime ulaştıran servis aracının içinde yerimi almıştım..

ONİKİ katlı bir kamu binasının beşinci katında bulunan odama merdivenleri kullanarak çıktım. -çıkarken de inerken de asansör kullanmam genellikle- Oda arkadaşlarım gelmişlerdi; oda arkadaşlarımla iyi anlaşıyorum, biri Erzurumlu, biri Çankırılı, diğeri de Artvinli. İş dışında da iletişimimiz iyi, sohbetlerimiz çok keyifli. Her neyse daha çay içemeden bir dolu iş, gelen evraklar, imzalar, hesaplar... İki saat başımı kaldıramadım. Saat 10.30 sularında bir çay söyledim ve internette gazetelere göz gezdirdim. Sanırım, iki hafta önce internete sansür getirdiler. Sözgelimi blogcu dahil hiçbir blog sitesini açamıyorum artık. Yalnız bloglar olsa iyi, ekşi sözlük, forumlar falan da açılmıyor. Geriye gazeteler, okullar, sinemalar vb. kalıyor. Msn ve facebook gibi sitelerin engellenmesini anlıyorum da, bu derece abartılı bir yasaklamayı anlayabilmiş değilim. Çay ve gazete keyfim yarım saat sonra bitti. Yeni bir iş daha geldi, neyse ki yemek arasından önce bitirdim ve "yemekhane"ye gittim...

YEMEKTEN sonra mesainin başlamasına yaklaşık bir saat olduğunu görünce, hiç aklımdan geçmediği halde Anıtkabire gitmeye karar verdim; biraz da geç kalmayı göze alarak. Anıtkabir iş yerime 15 dakika yürüme mesafesinde. Biraz da tempolu yürüyerek saat 13.00 sularında Anıtkabirdeydim. Bir dolu otobüs gördüm, giriş kapısında; Denizli plakalı, Giresun plakalı, İstanbul, Antalya, Bursa plakalı... İnsanlar ta nerelerden geliyorlardı Ata'mızı ziyarete, ben burnumun dibinde olduğu halde gitmiyordum, bir söz vardır ya; "insan gözünün önündekini görmezmiş" diye, bu da öyle  bişey olsa gerek. Bir dolu şikayetim vardı Atamıza, tümünü söyledim...  Yarım saat gecikme ile iş yerime döndüm.

SABAHIN aksine, öğleden sonra hayli sakindi. Birkaç küçük iş çıktı sadece. Çok sevdiğim bir arkadaşım Türk kahvesi içmeye çağırdı, ufukta da herhangi bi iş görünmediğinden, davetini kabul ettim, güzel bir kahve, içten bir sohbet, ardından arkadaşım kahve fincanını fal pozisyonunda kapadı, niyetini anladım; "çok yorgunum, başım da ağrıyor" dedim ve "başka zaman bakarım" diye ekledim. Odama döndüm. Mesai bitmek üzereydi... 

BUGÜN günlüğümü bloguma yazmaya karar verdim, aslında birbirinin izdüşümü günler yaşıyorum. Bundan da çok şikayetçi değilim, hayat böyle işte, önemli olan beklentilerle gerçekleşenlerin arasındaki makasın çok açık olmaması; mutlu olmayı başarabilmek, hayatla ve kendinle barışık kalmayı öğrenebilmek...  

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !