Düşündüklerim

yaşama ilişkin, insana ilişkin, kendime ilişkin...

Zor Saatler

15/11/2009

GEÇEN çarşamba akşamı karnımın sol alt tarafından başlayıp aşağı doğru inen bir ağrı ama nasıl bir ağrı, kıvranıyorum, dayanılacak gibi değil. Ankara Bilkent'teki Atatürk Hastanesi'nin acil servisine gittik. Şikayetimi sordular, anlattım. Üroloji bölümüne gönderdiler beni.

 

ÜROLOJİDE doktor muayenesinin ardından tahliller başladı; kan,röntgen, ultrason ve idrar tahlili. Geceyarısını geçmiş, hastanede doğru düzgün doktor yok. Şanslıymışım ki iyi bir ürolog olduğunu sonradan duyduğum Op. Dr. Yücel bey benimle ilgilendi. Ameliyatsız tedavi edebilmek için çok çaba harcadı. Bu arada benim bilincim yarı açık. Anladım ameliyat olacağımı ve sordum Dr. Yücel'e "ameliyat mı olacağım" diye. "Elimden geleni yaptım ama ameliyat kaçınılmaz" dedi, "bir kaç saat daha geç kalsaydın ameliyatın da yararı olmazdı" diye ekledi.

 

BU noktada rahatsızlığımın ne olduğunu açıklamalıyım; sol testisim dönmüş. Testis döndüğü zaman, o bölgeye kan akışı kesiliyormuş, 10-12 saat içinde müdahale edilmezse çok kötü sonuçlara yol açıyormuş.

 

BENİ bir tekerlekli sandalyeye oturttular. Asansörle aşağı indirip, bir odada oldukça sert bir yatağa yatırdılar. -ameliyathaneymiş- Anımsadığım kadarıyla bir kaç doktor ve iki hemşire vardı. Hemşire bana narkoz iğnesi yaptıktan sonra gülümseyerek "iyi uykular" dedi ve son olarak anastezi uzmanı doktorun ağzıma doğru bir maske ile gaz verdiğini anımsıyorum. Uyumayı bekliyordum ve neden bu denli uzun sürdü uyumam diye aklımdan geçiriyordum ki "ameliyat bitti" diyen hemşireyi duydum. Operasyonun 01.50'de başlayıp 02.50'de sona erdiğini öğrendim daha sonra.

 

AMELİYAT bitmişti evet. Ağrım da. Odama götürdüler beni. Yanımda damarları tıkandığı için ameliyat olacak Ortadoğu Teknik Üniversitesi  fizik bölümünde doktora yapan bir genç yatıyordu, yanında da ona refakat eden bir arkadaşı vardı. Aramızda keyifli bir sohbet oldu. Belirli periotlarla tansiyonum, ateşim ölçüldü. Pansuman yapıldı. Bir gece daha hastanede kaldım ve cuma sabahı beni taburcu ettiler. Bir hafta rapor verdiler.

 

ŞİMDİ evdeyim, dinleniyorum. Bu tür bir rahatsızlık (testis dönmesi) çok az görülürmüş. O da beni buldu... Büyük çoğunluğu kendiliğinden olurmuş, bir darbe alınca falan da olabilirmiş. Herhangi bir darbe almadığıma göre tamamen sanssızlık.

 

HER neyse zor bir süreci geride bıraktım. O değil de Ahmet Ümit'in romanı "Bab-ı esrar" yarım kalacaktı...

 

 


Aşura Günü

15/10/2009

TİYATRO sezonunu Ankara Devlet Tiyatrosu'nun oyunu "Kerbela" ile açtım. Aslında bu yıl biraz geç oldu sezonu açışım, ama oldukça görkemli oldu.

KERBELA, bilindiği üzere İslam tarihinin en önemli olaylarından birini anlatıyor; hilafet kurumunun saltanatlaşmasını, şeriatın bu şaltanatın resmi doktirini haline gelmesini,  inançların yerini çıkarların almasını ve İslamiyetin ayrışmasını...

OYUN Hz. Ali'nin öldürülmesi ile başlıyor, Hz. Hüseyin'in öldürülmesiyle bitiyor. Aradaki zaman dilimi içinde Hz. Hasan ve Hz. Ali yanlıları inanılmaz işkenceler görüyor ve öldürülüyor. Hz Hasan ve Hüseyin'in kızkardeşi Zeynep de bu tiranik yönetimden nasibini alıyor. Halife Muaviye ile oğlu Yezid, Hüseyin'in direnişini kırmak(susturmak) için -Hüseyin yaşadığı sürece Muaviye'ye rahat yoktur-  her türlü zorbalığa başvuruyor  ve Muharrem ayının bir günü  Hüseyin'in başı kesiliyor...

KERBELA zor bir oyun, tematik bir oyun, şiirsel bir anlatım var, tıpkı Nazım Hikmet'in oyunlarında olduğu gibi. Dramaturjik* açıdan bakıldığında oldukça başarılı. Bu denli çetrefilli bir konu tiyatro sahnesinde ancak böyle anlatılabilirdi.  Belli ki çok emek harcanmış, oyunculuklar iyiydi. 3 saat 15 dakika sürmesi zaman zaman dikkatimin dağılmasına neden oldu. Bununla beraber bir dakika olsun kopmadım oyundan.

OYUNUN ardından "Kerbela Olayı"nın temelde bir  iktidar mücadelesi, çıkar kavgası olduğu yönündeki düşüncem pekişti.  Hz. Ali'nin ortaya koyduğu yaşam felsefesi hakkında birkaç söz söylemek isterdim ama bu konuda yetke değilim.

*Dramaturji: Bir drama yapıtının sahneye konmasında kullanılan tekniklerin tümü

Yeni Kitaplığım

4/10/2009

YENİ bir kitaplık aldım  kendime. Ne yapayım, kitaplarım o kadar çoğalmıştı ki, masanın üstünde, kıyıda köşede, muhtelif yerlerde karşıma çıkıvermeleri sinirimi bozmaya başlamıştı. Yeni kitaplığımı eskisinin hemen yanına konuşlandırdım. Ardından tüm kitaplarımı bir yerde toplayıp, özene bezene dizmeye başladım. Bu arada kitaplarını çok seven, okumanın yanı sıra bir manzara seyreder gibi kitaplarını seyreden, sık sık onların tozunu alan biri olduğumu belirteyim. Bir de her aldığım kitabın ön sayfasındaki boşluğa adımı ve aldığım tarihi yazarım. 

İLK olarak eski kitaplığımın alt rafına diktim gözümü; Yaşar Kemal ile C.  Aytmatov'un kitaplarını dizdim bu rafa. Otuzdan fazla Yaşar Kemal kitabını özenle yeni yerlerine  yerleştirdim. Aytmatov'un uzun öykülerini ve birkaç romanını da ekleyince raf doldu. Bu iki yazarı birbirine çok yakın bulurum ben; ikisi de ağırlıklı olarak doğup yaşadıkları çoğrafyayı yazmışlardır (Çukurova ve Kırgız bozkırları), ikisi de insanın insanla ve insanın doğayla mücadelesini yazmışlardır, ikisinin betimlemeleri de uzar gider...

BİR üst rafa Jack London'ın serüven ve denizcilik romanlarını, Maksim Gorki'nin genellikle Rus proletaryası ve köylüsünü yazdığı romanları ile öykü kitaplarını ve Steinbeck'in insanın kaderiyle hesaplaşmasını anlatan romanlarını dizdim. Bu üç yazarla başlamıştım okuma serüvenime ve şimdi de okumaktan keyif alıyorum.

ÜÇÜNCÜ rafa Muzaffer İzgü'nün  iki düzineyi bulan gülmece kitapları ile Aziz Nesin'in yine aynı türde roman ve öykülerini sıraladım. Böylece, İzgü'nün bir otobüs yolculuğunda ya da parkta rahatlıkla okunabilen   kitaplarının yanında, Nesin'in içinde kimi zaman ironi, kimi zaman kara mizah bulunan zekice yazılmış kitapları görünmeye başladı. 

ESKİ kitaplığımın  üst rafında ise, yıllar önce okuduğum  Şolohov'un dört ciltlik epik romanı "Durgun Don"u,  Umberto Eco'nun, Amin Maalouf'un, G. Marquez'in romanları ile Elif Şafak ve Orhan Pamuk'un (Türkiye'nin en çok satan iki yazarı)  kitapları yer buldu kendine.

SIRA geldi yalnızca üç rafı olan yeni kitaplığımı düzenlemeye. Yine alt raftan başladım işe; İletişim Fakültesi'nde (1997 mezunuyum) ders kitabı olarak okuduğum  ve bugüne kadar getirebildiğim kimi kitaplardan: Emin Özdemir'in kitabı "yazınsal türler"i, Metin İnceoğlu'nun "tutum algı iletişim"i, Cahit Talas'ın "toplumsal politika"sı, J. Kean'in "medya ve demokrasi"si, Oya Tokgöz'ün "temel gazetecilik"i  ve gözüme iliştiğinde içimde birşeylerin ezildiğini duyumsadığım Ahmet Taner Kışlalı hocamın iki kitabı "siyaset bilimi" ile "siyasal çatışma ve uzlaşma"sı.

YENİ kitaplığımın orta rafı deneme kitaplarına ev sahipliği yapmaya başladı. Salah Birsel'in, Nermi Uygur'un, Oktay Akbal'ın, Murathat Mungan'ın, İlhan Selçuk'un, Doğan Hızlan'ın  kitaplarının yanında, hemen her kitaplığa kendine ayrılan kontenjandan giren, Montaigne'nin "denemeler"i gözünüzden kaçmayacaktır.  Rafta boş kalan bölüme ise Hıfzı Topuz'un tarihi romanlarını ekledim.

İŞİN sonuna gelmiştim. Orhan Veli'nin, Nazım Hikmet'in, Attila İlhan'ın, Cemal Süreya'nın şiir kitapları ile birkaç şiir antolojisi yeni kitaplığımın üst rafında boy göstermeye başladı.

YAZIMI okuyup da öyle çok sayıda kitabım olduğunu falan sanmayın. İki yüzden biraz fazla kitabım var, okumadığım kitabı kitaplığıma koymam. Bununla birlikte kitaplığımda bulunmayan yüzlerce kitabı okumuşumdur. Ödünç verdiğim kitaplarım iade edilmiş olsaydı ki sayısı yüze yakındır, bir kitaplık daha almam gerekirdi.

HERKESE iyi okumalar.

Dinlence

30/9/2009

Bayram tatilinin ardından on gün izin aldım, böylelikle tatilim iki haftaya uzadı. Bayramda Alanya'daydım. Şimdi ise evde zaman geçirmekteyim. Tatil insanı yoruyor; uzun yolculuklar, düzensiz yemeler, içmeler, alışkın olmadığın bir çevre, yatak vb. İnsanın dinlenebildiği tek yer  evi bence.

Bol bol okuyorum bu günlerde ve film izliyorum. Elias Canetti'nin okurken çaba göstermeniz gereken ve insana  bol sıkıntı veren uzun soluklu kült romanı "körleşme"yi ikinci kez okudum. Körleşme'yi bir kanaviçe gibi işleyerek yazmış Canetti. İkinci kez okurken, ilk okuduğumdan daha çok keyif aldım.  Hemen ardından İsviçre'li yazar Botton'un deneme kitabı "felsefenin tesellisi"ni okudum; muhteşem bir kitap. Yaşama ilişkin hepimizin bildiği ama farkına varmadığı/varamadığı gerçekleri yüzümüze vuruyor Botton. Dile getirdiği argümanların geçerliğini "evet bunu hiç düşünmemiştim ama bu böyleymiş" veya "adam doğru söylüyor yahu" diyerek kabul ediyorsunuz.

"Braveheart"ı izledim bir kez daha; gösterimde olduğu yıl (1995) sanırım  sinemada üç kez izlediğim, bir çok kategoride Oscar alan bu filmi görmeyenlere tavsiye ederim. Blogcu bir arkadaşımın yazısına yorum yazarken aklıma geliveren E. Kusturika filmi "çingeneler zamanı"nı bir daha izlemeden edemedim (Goran Bregoviç'in film için yaptığı müzikler unutulur mu?) ve son olarak  bence Türk sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olan Yılmaz Güney'in senaryosunu yazdığı, Tarık Akan ile Şerif Sezer'in rol aldığı "Yol"u izledim bilmem kaçıncı defa. Televizyonla aram hiç iyi değil, kimi haber programları ve maçlar dışında birbirimizin yüzüne bakmayız. Dizi ve yarışma furyası beni teğet geçti.

Bunlar dışında yoğun iş temposu ve zaman bulamadığım için görüşemediğim kankalarım ile görüşme olanağı buldum. Her akşam bir saat yürüdüm. Bir kaç gün sonra işbaşı yapacağım. Her daim kasvetli, kimi zaman sıkıcı, kimi zaman ise eğlenceli devlet dairesine döneceğim. Akaki Akakiyeviç'lerin* yanına, şaka canım keşke tüm memurlar Akaki Akakiyeviç gibi olsa.

*Gogol'ün bir memurun trajik sonunu anlattığı palto başlıklı öyküsünün kahramanı.

 

OKULA başladığım aydı, Çanakkale'de oturuyorduk. Babamın sabahın erken saatinde, anneme "ihtilal olmuş" dediğini anımsıyorum. Sonra aralarında uzun bir konuşma, karşılıklı sorular ve yorumlar olmuştu. Hiç birşey anlamamıştım. Annem evimize çok yakın olan okuluma kadar götürmüştü beni.

İLERLEYEN günlerde yaşananlar da olağan dışıydı; sokaklarda devriye gezen, her köşebaşında nöbet tutan askerler... Televizyonda  da sürekli onlar konuşuyor, sıkıyönetimden ve olağanüstü halden söz ediyorlar. Annem kardeşimle akşam saatlerinde dışarda oynamamıza izin vermiyor, "sokağa çıkma yasağı var", "askerler sizi alıp götürür" diyor. Ve korkumuzdan evden çıkamıyoruz. O güne değin her biri gözümde bir kahraman olan Türk askerlerinin neden birdenbire korkulan adamlar oluverdiklerini algılayamamıştım çocuk aklımla, ben de korkmuş ve kaçmıştım onlardan. İnsanlar tedirgin ve güvensizdi, okulda öğretmenler de...

UZUN yıllar sonra öğrendim neler olduğunu. 12 Eylül 1980 tarihinde bir darbe ile ordunun yönetime el koyduğunu, Türkiye'de toplumsal ve ekonomik yapının yeniden biçimlendirildiğini, darbe öncesinde yaşanan terör olaylarının bir günde sona erdiğini... Bu arada okuduğum kitaplardan ve izlediğim filmlerden söz konusu dönemde yaşanan dramları öğrendim, siyasi olaylara aktif olarak katılmış, işkence görmüş, "içerde" yatmış olanlardan dinlediklerimi saymıyorum.

YOO politik bir ileti vermek kaygısıyla yazmıyorum bu yazıyı. Zaten politikayı sevmem de. Yakın tarihimizde yaşanmış önemli bir olayın, altı yaşında bir çocuk üzerinde neden olduğu travmayı dile getirmek amacım. Bununla birlikte 12 Eylülü ve aktörlerini eleştiri hakkımın olduğu kanısındayım.

NETEKİM sonuna kadar eleştiriyorum ama bu ayrı bir yazı konusudur.